Çok uzun yıllar evli kalanlara imrenmiyorum.
Ben beceremedim. Becermek de istemedim zaten.
Dokuz ve on üç yıllık iki başarısız girişimim oldu. Aslında benim tarafımdan bakarsanız ikisi de çok başarılıydı. Aman diyeyim, eşlerimin tarafından sakın bakmayın.
Kırk, elli, altmış yıldır evli olmak nedir ya? Yıllanmış eşler tragedyası bu. Benim aklım almıyor duyduğum zaman. Sıkılırım ben.
Kırk yıl, on dört bin altı yüz gün, üç yüz elli bin dört yüz saat, bilmem kaç dakika, kaç saniye. Kırk yıl sabah uyanıyorsun, sağında ya da solunda aynı yüz, aynı insan. Ne kadar korkunç bir şey. Sıkılmaz mı insan? Bu kadar monotonluk, hep aynı rutin sıkıcı değil mi? Sizce değil mi? Ben yeri geliyor, kendimden bile sıkılıyorum.
Sakın yanlış anlamayın.
Aileye, evliliğe karşı değilim elbette.
Ya da sayın ki karşıyım.
Evet, sevgiyi, aşkı en çok savunanlardan biriyim.
İlişkiler mutlaka olmalı.
Sevgi, saygı, sadakat mutlaka olmalı.
Çocuklar elbette olmalı.
Ama bunun adı mutlaka evlilik mi olmalı?
İsteyen elbette evlensin.
İsteyen elbette dip dibe, burun buruna kırk, elli, altmış yıl, yani koca bir ömür yaşasın.
İstemeyene de dayatmayın ya.
Boğmayın sorularla.
Evde mi kalacaksın?
Yok kaç yaşına geldin, niye evlenmiyorsun?
Yok ıvır zıvır…
Herkes evlenmek zorunda değil.
Herkes çocuk sahibi olmak zorunda da değil.
Zaten bakamayacağınız, yetiştiremeyeceğiniz çocuğu da doğurmayın lütfen.
Layıkıyla kaç çocuk büyütebileceğinizi düşünüyorsanız o kadar çocuk doğurun.
Ben evlilik olmasın, demiyorum.
Ama evlilik varken özgürlük de olsun, diyorum.
Kimse kimseyi boğmasın.
Kimse kimseyi değiştirmeye çalışmasın.
Herkes neyse o kalsın.
“Senin sen olmadığın, sen kalamadığın bir ilişki asla olmamalı.” diyorum.
Olmuyorsa da olmasın.
Yalnızlık da güzeldir.
Yalnızlığınızla mutlu olmayı da öğrenin lütfen.
Kimse ölümsüz değil.
O kırk yıllık eşiniz öldüğünde dımdızlak kalıverirsiniz ortada.
Kendinize ait bir hayatınız da mutlaka olsun.
Uğraşlarınız, hobileriniz olsun.
Dostlarınız, gruplarınız olsun.
Hayatı hep çift düşünmeyin.
Tek başınıza da ayakta durabilecek şekilde kurun hayatınızı.
Ve Halil Cibran şöyle der Ermiş kitabında:
“Sonra yine El Mitra söz aldı:
Ya Evlilik için ne dersin erenler?
Ve yanıtladı El Mustafa:
“Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız. Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız. Tanrı’nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız. Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz da boşluklar olsun. Ve Tanrısal alemin rüzgârları esip dolanabilsin aranızda. Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın. Bırakın yüreklerimizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun sevgi. Birbirinizin kadehini doldurun, ama aynı kadehten içmeyin. Birbirinize ekmeğinizden verin ama aynı ekmeği yemeyin. Birlikte şarkı söyleyip dans edin ve eğlenin, ama ikiniz de tek başınıza olun. Bir lavtanın, aynı ezgiyle titreseler de birbirinden ayrı duran telleri gibi. Kalplerinizi verin, ama teslim almayın birbirinizin kalbini. Çünkü sadece Hayat’ın avucundadır kalpleriniz. Birlikte saf tutun, ama yapışmayın birbirinize. Çünkü tapınağın sütunları da ayrı dururlar. Ve meşe ile selvi büyüyemez birbirlerinin gölgesinde.”
Ben demiyorum.
Halil Cibran söylüyor.
Sonra demedi demeyin.
Bugün de bunlar düştü yüreğimden klavyemin tuşlarına.
Sevgiyle, dostlukla, aşkla kalın.

Yorum bırakın